Kdz. Ereğli · 5 Kasım 2026, Perşembe 13° Yağmurlu $ 50,03€ 56,26 Altın 6.653
Son dakika

TARİH VE İKTİSAT

Siyasi tarih okuyucularının çok iyi bildiği gibi tarih konusunda yazılan eserlerin çoğunda toplumların güç mücadelesi ön plana çıkar. Büyük komutanlar ordularıyla savaşlar kazanır, ülkeler fethederler. İskender Makedonya’dan kalkar Hindistan’a kadar topraklarını genişletir. Cengiz Han dev ordusuyla o zamanda bilinen dünyanın üçte ikisini ele geçirir. Kısacası dev ordular kuran büyük liderler askeri fetihlerle diğerlerine üstünlüklerini kabul ettirir, dünya tarihini yazarlar, büyük uygarlıklar kurarlar.

Ancak biraz düşündüğümüzde en basit bir askeri seferin arkasında bile ciddi bir mali gücün olması gerektiğini anlarız. Büyük İskender’in seferlerini ele aldığımızda, antik çağda 30-40 bin kişiden oluşan bir ordunun hazırlanması, askerlere yeterli maaşların verilmesi, günlük iaşelerinin sağlanması, sadece fethedilen yerlerin yağmalanması ile oluşacak bir kaynak ile mümkün değildir. Dolayısıyla askeri güç kazanacak, ülkeler fethedecek bir topluluğun her şeyden önce bunu sağlayabilecek ve yönetebilecek mali kaynaklara sahip olması gerektiği açıktır.

Sadece askeri başarılar değil uygarlık ve sanat diye adlandırdığımız değerlerin ardında da ekonomik güç vardır. Bildiğimiz ilk uygarlıklar, nehir kıyılarında tükettiğinden fazla tarımsal üretim yapabilen toplulukların ürettikleri artı değerleri ticaret yoluyla satarak zenginleşmeleri sonucu oluşmuştur. Gerçekten de Mısır, Sümer ve İndus vadisi uygarlıkların temelinde bu olgu vardır. Bu topluluklar tarımsal üretimden gelen ticari fazlayı satarak birikim yapmışlar, bu birikimleri kullanarak binlerce sanatkarı ve köleyi çalıştırmışlar; piramitleri, ziguratları veya su kanalları inşa ederek geleceğe iz bırakmışlar. Hala büyük bir hayranlıkla izlediğimiz antik Yunan ve Roma eserlerin ardında Akdeniz deniz ticaretinden kazanılan o devre göre müthiş servet vardır. Bu serveti kullanan Yunan ve Roma şehir devletleri, taşa şekil veren ustaları çalıştırmış, felsefe okulları kurmuş, şairlere maaş vermiş ve sonuçta yüzyılların ötesine ulaşan uygarlıkları kurmuşlardır. Keza batı uygarlığının başlangıcı olarak kabul edilen Rönesans’ın öncelikle İtalya’da, Venedik ve Ceneviz gibi denizci devletlerin Akdeniz ticaretinden elde ettikleri devasa kaynakları sanat ve endüstriyel yatırıma yöneltmeleri ile ortaya çıktığı bir diğer tarihi gerçektir.

Kendi uygarlığımız da bu tarihsel gerçekten bağımsız değildir. Bilinen tüm Türk imparatorlukları ipek ve baharat yolları üzerinde kurulmuş ve bu yollar üzerindeki ticareti kontrol ederek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Selçuklu, Anadolu beylikleri ve Osmanlı devirlerinde kullanılan kervansaray ve hanlar aslında bu devletlerin hayat damarları idi. Doğu ve batı uygarlıkları arasında mal değiş tokuşu bu yollar üzerinden yapılıyor ve bu yolları kontrol edip emniyetini sağlayan güçler de bu ticaretten payını alıyordu. Osmanlı devleti ilk önce verimli Rumeli topraklarını fethetmiş ve çoklu ulus yapısına sahip bu bölgeye etkin bir vergi sistemi getirerek zenginleşmişti. Yüzlerce kadırga, binlerce top ve onbinlerce asker ile yapılan seferlerin yanı sıra o yıllarda inşa edilen muhteşem camii, imaret ve diğer görkemli yapıların ardında işte bu iktisadi güç vardı. Ne zamanki dünya ticaret yolları değişmiş, yeni kıtalar keşfedilip yeni kaynaklar bulunmuş işte o zaman Osmanlı mali yapısı da bozulmuştur. Gelir kaynakları azalan devletin ilk olarak ordusu dejenere olmuş; daha önce kendinden kat be kat orduları perişan eden Osmanlı bu defa kendinden daha küçük ordular karşısında bile Balkan savaşında olduğu gibi yenilgi üzerine yenilgi alıp tarih sahnesinden çekilmiştir.

Fransız devrimiyle birlikte başladığı kabul edilen yakınçağ’da ekonomik gücün önemi daha da artmıştır. Endüstri devrimiyle zenginleşen uluslar geçmişe göre karşılaştırılamayacak büyüklüklere ulaşmışlar ve bu güçlerini kullanarak siyasi, askeri, sosyal ve ekonomik

yapılarını geliştirmişlerdir. Bugün yarattıkları eserleri hayranlıkla izlediğimiz batı uygarlığı ilk sermaye birikimini yeni kıtaların bulunması ve bunların tabii kaynaklarının değerlendirilerek ülkelerine transferi kısacası yağmalanması ile yapmıştır. Daha sonra ise elde edilen bu paraların korunması ve değerlendirmesinin yapılabileceği bankacılık ve diğer finans sistemleri geliştirilmiş; bu da zenginliği daha da geniş bir çerçeveye yaymış ve artırmıştır. Uygarlık ve sanat da bu zenginliğe paralel gelişmiştir. Avrupa’nın ticaret ve finans sistemlerinin yakınlarında sanat ve kültürün geliştiği uygarlık ve eğitim merkezleri kurulması ve bu merkezlerde yetişen pozitif düşünceye sahip insanların bu akımları çevrelerine yayması tesadüf değil bu olgunun doğal bir sonucudur.

Kısaca özetlemek gerekirse tarihteki siyasal ve askeri olayları incelerken, bir de iktisadi pencereden bakmak bize çok farklı bir bakış açısı kazandıracaktır. Neden uygarlık Nil, Fırat, Dicle ve İndus nehirleri kıyılarında doğdu da, Tuna, Ren, Volga kıyılarında doğmadı sorusu ile sanayi devrimi neden Londra, Amsterdam, Hamburg’da başladı da, İstanbul, Bağdat veya Kalküta’da başlamadı sorusu bu bakış açısı ile aynı paralelde cevaplanabilir. Eğer Osmanlı imparatorluğunun tarihini iktisadi yapı ile birlikte incelersek hem yükselme devrindeki Balkanlar’daki ani büyümeyi, hem de 1878-1913 yılları arasındaki ani çözülmeyi çok daha iyi anlayabiliriz. İktisadi bakış açısı hem bizim tarihe anekdotal veya mitolojik bir yaklaşımla bakmamızı önleyecek, hem de günümüz dünyasındaki siyasal ve askeri güç mücadelesini komplo yaklaşımlarının uzağında farklı bir gözle görmemizi sağlayacaktır.